Ragıp Karadayı

Ali, mektepten gelip simitlerini dağıttıktan sonra nahak yere fena bir tuzağa düşürülmüştü!
 
 
Hasan, Ali'yi teselli ediyordu:
- Tamam! Çok hoş! Annen üzülmesin ama sen de...
- Üzülmek ne kelime bir daha beni göndermez mektebe. Bizzat kendi eliyle getirir, akşam da gelir alır. Sokağa çıkmam son olur. Simitçiliğim tarihe karışır.
- Bütün anneler aynı Ali. Büyük geçmiş olsun.
- Hepimize de…
             ***
Ali, mektepten gelip simitlerini dağıttıktan sonra nahak yere fena bir tuzağa düşürülmüş, feci bir şekilde dayak yemişti. Annesine, babasına, kardeşlerine bir şey hissettirmeden kendini eve zor attı. Onlar her halükârda bu yaşadıklarını duymamalıydı. Hem çok üzülürler, hem de okula göndermez, belki buralardan hicret etmeyi bile düşünebilirlerdi. Zaten fukaralıkla acı içinde kıvranıyorlardı bir de bu ilave edilmemeliydi. Sessizce kapıdan girerken kimselere görünmeden pamuktan yatağına ölü gibi uzanmış, kendinden geçmişti. Konuşmaya mecali olmasa da şuuru yerindeydi. Önce her şeyi aklından kontrol etti: Pencerelerin parmaklıkları sağlamdı, kalın tahta kapı sıkıca örtülmüştü, yani düşmanlık peşinde olanlar giremezdi.
Babası işten gelmemişti. Neden sonra yatağın kenarında bir ağırlık hisseti, kim olabileceğini düşündü? "Mutlaka canım anacığımdır” dedi, gözlerini aralayarak çaktırmadan etrafını kontrol etti. Evet, yanılmamıştı, merhamet timsali anacığı fısıldar gibi duâ ediyordu yanı başında. Derin uykudaymış gibi numaradan horlamaya başladı. Biraz sonra; “Canım Ali’m pek yoruluyor, yalnız bırakayım istirahat etsin” deyip uzaklaşınca rahat bir nefes aldı.
Acaba eskiden de çocuklar, sokaklarda ne yaparlardı, emniyette miydi? Anneler “bir şey olacak” korkusuyla devamlı pencerelerde nöbet tutarlar mıydı? Öksüz ve yetimlerin dünyaları nice olurdu?
Ali, kendini zorlayarak yorganını karnına kadar çekti. Yatağı yumuşak sayılmazdı, sertti, derin uykuya dalmasın diye mi düşünülmüştü tam bilmiyordu. Çocukluğundan beri hep böyle olmuştu. Anneciği, "Sert yatak, hafif ve az uyku demektir çocuklar! İstesem yumuşatırım ama sizin sıhhatiniz için böyle yapıyorum” demişti. Yani hayatta kalmanın şartlarından biri olarak görüyordu bu durumu.
"Eski dünya nasıldı?" diye düşünmekten alamıyordu kendini… Dedesinin anlattığı masallar gibi miydi acaba? Kim bilir ne muhabbet veya acı dolu günler geçirmişti mavi gezegen? Köyde arkadaşlarıyla oynadığı günler aklına geldi. Onların hiçbiriyle kavga etmemiş, kötü sözlerini bile duymamıştı. Orada herkes kardeş gibiydi. Burada da öyle olmak istiyordu da maalesef zordu. Samimi komşularını, dedesinin her akşam gelip sohbet edişini, hekâtlar anlatışını hiç unutmuyordu. O muhteşem adam, sert yüzünün arkasında ne sevecen bir kalp taşıyordu. Ali, zoraki gülümsedi ve yatağında sağ tarafa dönerek yorganını omuzlarına kadar çekti.
DEVAMI YARIN