Ragıp Karadayı

Aradan geçen kısa ve yorucu günler boyunca, yüzlerce yıl yaşlanmış gibi hissediyordu kendini…
 
Yeni sınıf arkadaşları, bilhassa Yılmaz geldi gözünün önüne. Zaten ne zaman çıkmıştı ki aklından? Arkadaşları ile sokaktaydı yine, çelik, çomak, saklambaç oynuyorlardı. Birden Hasan’ın çığlığını duydu. Sıra arkadaşı avazı çıktığı kadar bağırıyordu, “Aliii, dikkat et! Arkanda kötü niyetli biri var!” Geriye dönmüştü ki kocaman bir taş vınlayarak önüne düştü. Bir anda tekme, tokat darbelerine maruz kaldı, yerlerde yuvarlanmaya başladı. Arkadaşının kulaklarında çınlayan sesi hâlâ yankılanıyordu. Gözlerini açtığında Yılmaz’ın kucağındaki ceviz büyüklüğündeki taşları gördü. “Yılmaz bunlar da ne, ne yapmaya çalışıyorsun? Az daha kafam yarılacaktı!” dediğinde pis pis sırıtmış; “İsteseydim kafanı parçalardım! Ama ben martılara fırlatıyordum taşları, sehven senin önüne düştü!” İlk gün mektepten dönüşte de aynı benzer bir hadiseyi yaşamıştı Ali. Yine Yılmaz’ın attığı bir taş vınlayarak kulağını sıyırıp önüne düşmüş, zor kurtarmıştı. “Demek benim hasetçim de bu çocuk” dedi, içinden. Kimileri hayatını kurtarmaya çalışırken, kimileri de zarar vermekte yarış hâlindeydi. Yılmaz’ın sınıftaki garip tutumunu, yapmış olduklarını yeniden hatırlamaya çalıştı. Onunla samimiyet kurup dost olmak çok uzak gibi görünüyordu.
Aradan geçen kısa ve yorucu günler boyunca, yüzlerce yıl yaşlanmış gibi hissediyordu kendini Ali… "Yılmaz, bu duruma nasıl geldi acaba?” Sualine cevap arıyordu yorganın altında.
Ali, düşündüğü kadar da yatağında sabit durmuyordu. Bu sefer de sol yanına döndü, yorganını biraz sıyırarak karnına kadar indirdi, sonra yeniden göğsüne doğru çekti. Yüzü düşünceli bir hâl aldı ama kapalı gözleri yaşardı birden; babasını iki sene önce İstanbul’a uğurladığı gün gelmişti aklına… Bir yaz sabahıydı yine kalpler tutuştuğunda. Sanki ezelden beri devam ediyormuş gibi bir hâl kaplamıştı. Babası nereye, ne maksatla gidiyordu, ailesini niçin götürmüyordu, niye bu ayrılık yolunu seçmişti? O, bir karıncayı bile incitemezdi ki buna rağmen nasıl olur da acı çektiriyordu masum anacığına, küçücük evlatlarına?
Hayatta kalmak, kötülerle mücadele etmek farklı bir durumdu elbette. Yılmaz’a karşı koymak nefsi müdafaa sayılırdı. Canı, kendisine saldıranlarınkinden daha mühimdi Ali’ye göre. Ayrıca sınıftaki, hatta okuldaki bütün çocukların ondan kaçmaları da sebepsiz değildi. Kötülükte, kavgada, vurup kırmada onun gibisinin olmadığını defalarca duymuş ama yine de habersizmiş gibi davranmıştı.
Sıkıntılarından Ali’nin uyuması zordu. Bu sefer de yatağının içinde doğruldu, biraz bekledi, tekrar sırtüstü uzandı ve fersiz gözlerini açtı, manalı manasız etrafı süzdü. Sağ elinin tersi ile yüzündeki gözyaşı karışımı terleri sildi. Sonra kollarını başının arkasında kavuşturmaya çalıştı, olmadı tavandaki çatlakları, duvardaki boya izlerini seyretti bir müddet. Bunlar hep sıkıntı işaretiydi de Ali’nin o tarafı düşünecek hâli yoktu. DEVAMI YARIN