U L U Ş A R HACI BAYRAM VELİ

Ragıp Karadayı

Kitabın sayfalarını bir kelebek hassasiyetiyle okşayarak kapatıp göğsüne bastırdı Ali...
 
Ali, kitaptan bir türlü kendini alamıyordu. Okumaya devam etti:
Adam, benim merakımı ve muhabbet dolu bakışlarımın farkında olunca izahatta bulunma ihtiyacı duydu: "Bey ona söylemedim ama biliyor musun o, benim ilkokul arkadaşımdı. Karşıdan görür görmez tanıdım ama o, benim farkımda bile olmadı. Yarın gelince izah edeceğim her şeyi. Şimdi utanır, üzülür, işe gelmez diye belli etmedim. Biz ortaokulda devlet okuluna zar zor giderken, babası onu özel kolejlerde okutuyordu. Anlayacağın çok zengin bir ailenin çocuğu. Ta o zaman bile şık giyinir, en gözde semtlerde, en iyi köşklerde otururlardı. Otomobilleri, cipleri vardı. Bütün mahalleli onlara imrenerek bakardık. Ne oldu, başlarından neler geçti bilmiyorum? Büyüklerimizin bir sözü vardır: “Ne olduğun değil, ne olacağın mühim.” İnsanın başına neler gelip geçmiyor ki Bey?” deyince, ben de ona kısaca; “Yeter ki içindeki insanlık ölmesin” dedim, muhabbetle kucaklaştık… Simitçiden ayrılırken peşim sıra hâlâ mesajlarını gönderiyordu:
“Farkı, fark edenlere müjdeler olsun, ne saadet... ne saadet.”
Bu güzel sözleri duyunca gülümseyerek geri döndüm. Son söz olarak:
“İNSANLIĞI İYİLER KURTARACAK…” dedim ve huzurla yürüdüm.
Kitabın sayfalarını bir kelebek hassasiyetiyle okşayarak kapatıp göğsüne bastıran Ali;
“Rahmet olup herkesin üzerine yağacağım inşallah” dedi, gülümsedi...
              ***
Denizi olan yerlerin iklimi çok farklıydı. Bir kere Erzurum’a hiç benzemiyordu. Çeşitli düşüncelerle Ali pencereden dışarıyı seyrederken şiddetli bir gök gürlemesiyle irkildi. Bazen sessiz sedasız, bazen hızlanarak, kimi zaman çiseleyerek yağan yağmur; şiddetini iyice arttırarak sağanağa dönüşmüştü bugün. Leblebi, fındık derken ceviz büyüklüğünde dolular yağıyordu şehrin üstüne. Peş peşe şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyordu ha bire. İnsanların, hayvanların sığınacakları yerleri; ya sel sularına teslim, ya da yıldırımlara hedefti.
Kısa zamanda caddeler, sokaklar nehir olmuş akıyor, her taraf gittikçe deryaya dönüşüyordu. Delicesine akan sel; yoluna çıkan ne varsa silip süpürüyordu. İnsanların çaresiz çırpınışları yürekler dağlıyordu. Kapıldıkları bulanık sulardan “çekip alsınlar” diye bir umutla uzanan ellere; uzanacak el kalmamıştı. Bazen bir çocuk çığlığı, bazen bir “imdat! Kimse yok mu? İmdat!” feryad-ı figanı, hıçkırıklar, canhıraş ağlaşmalar, duâlar duâlar…
Ne yapıp edip kendisini bir kuytuya atıp kurtulanlar da vardı, kaybolup gidenler de. Korkunç bir girdap oluşuyor, sel büyüdükçe. Doymaz bir iştahla, kurtulamayan ne varsa araba, eşya, köklerinden sökülmüş devasa ağaçlar, yıkılan bahçe duvarları… İçine ne düşüyorsa, hepsini yutuyordu acımasızca!
DEVAMI YARIN