Ragıp Karadayı

"Şunu da söyleyeyim ki: Güzel sözler sıcak demir gibidir; vaktinde söylenmezse soğur, taş olur.”
 
Birer bardak çay içip baba oğul evlerinin yolunu tuttuklarında keyiflerine diyecek yoktu. Yusuf, hep güzelliklerden bahsediyordu. Ne yorgunluğu, ne arabalarda çektiği sıkıntıları aklına geliyordu. Oysa bugün işini pek zorlukla tamamlamıştı… Üstelik iş yaptığı adam, hak ettiği parasını bile tam vermemişti.
Hanelerine ulaştıklarında baba daha bir keyiflendi. Kapının yanı başındaki kendi elleriyle diktiği küçük fidanın önünde kısa bir süre durdu, dalların uçlarına her iki eliyle okşar gibi dokundu bebek sever gibi sevdi... Kapı açıldığında; Yusuf, şaşırtıcı bir şekilde değişti… Yanık yüzü tebessümle kaplandı, iki küçük çocuğunu şefkatle kucakladı, şapur şupur öpücükler kondurdu tozlu yanaklarına… Ali, babasındaki bu ani değişiklikleri sanki yeni fark etmiş gibi ağacın yanından geçerken dallarına baktı, bir şey göremedi. Merakı daha da arttı ve babasına eve girerken gördüklerini sordu…
- O fidanı şefkatle okşamana bir mana veremedim baba!
- O, benim dert ağacım Ali!
- Dert ağacı da ne demek baba?
- Her gün işe gidip gelirken çeşitli problemler yaşıyorum evlat. Elimde olmadan üzülüyorum, dert ediyorum ama şundan eminim ki o sıkıntı veren meseleler evime, Şükriye Hanıma, siz evlatlarıma ait değil…
- Bizim için çalışıyorsun ama.
- Olsun! Şahsi sıkıntılarım! Bunun için bu problemleri her akşam eve girerken o ağaca asıyorum…
- Ağaca asmak mı?
- Evet oğul!
- Nasıl?
- Sıkıntılarımı, üzüntülerimi kapıdan içeri sokmamak için dallara asıyorum. Anlayacağın dışarıda kalıyorlar, içeri kendimden maada bir şey götürmüyorum. Sabahları tekrar onları oradan alıyorum. Ama mühim olan ne biliyor musun evlat?…
- Ne?
- Ertesi sabah onları almaya gittiğimde, astığım kadar çok olmadıklarını görüyorum…
- Çok hoş babacığım! Bunu boşuna anlatmadınız! Alacağımı aldım.
- Hiç boşuna olur mu! Öfkeyle geçen her dakikamız, huzur ve saadetimizden çalınmış altmış saniyedir evlat.
- Aynı şey değil mi?
- Biri bir, diğeri altmış ama…
- Huzur ve saadet insanın beyninde demek ki!
- Hayır, hasenat dolu sağlıklı nice günlere evlat... Ha unutmadan şunu da söyleyeyim de: "Güzel sözler sıcak demir gibidir; vaktinde söylenmezse soğur, taş olur.”
- Sözler, bazen taştan da beter acıtıyor babacığım.
- Aşk olsun Ali’m! Sadece sen değilsin canı yanan, sadece sen değilsin haksızlığa uğrayan, sadece sen değilsin ağlayan! Unutma ki dünya bizimle sınırlı değil, senden, benden ibaret değil. Dünyanın sonunda sonsuz bir hayat var, film bittiğinde hepimizin sarmaş dolaş sarılıp gönül şerbetini bir diğerine akıttığı gün hakikatlerle yüzleşeceğiz… Mahkeme-i kübra, yani büyük mahkeme var. Hesapların görüleceği o dehşetli gün Cenâb-ı Allah yardımcımız olsun.
- Âmin.
- Hepimiz aynı bütünün parçasıyız oğul... Sanki Hazreti NUH’UN GEMİSİ burası! Henüz vakit dolmadan, sevgini, saygını, şefkatini, merhametini esirgeme ne kendinden, ne de “öteki” dediklerinden…
DEVAMI YARIN