Ragıp Karadayı

 

"Ne güzel insanlar yaşamış, ne kıymetli miras bırakıp göçmüşler bu fâni dünyadan..."
 
 
Ali, bu mana içinde mana yüklü sözlere karşılık vermedi, sadece sustu. İçinden; “Demek ki babacığım yaşadığım sıkıntılardan, kavgalardan haberdar. Birileri çıtlatmışa benziyor. O da direkt söylemiyor da misal üzerine misal veriyor, beni ikaz ederken de yol ve rotamı çiziyor…” diye düşünürken Yusuf, yeniden söze girdi.
- Son sözümü de tamamlıyayım da Ali’m!
- Estağfirullah babacığım; her biri büyük kitap mahiyetinde hikmetli ifadeler. Kafamızı, gönlümüzü açan, ufkumuzu genişleten sözler, tam anlamasak da…
- Senin pekâlâ anladığına inandığım için konuşuyorum oğul. Hiç kimse boşa kürek çekmez, babalar hiç…
- Babacığım gören duyan da “Bir ameleden bu kadar hikmetli sözler nasıl çıkıyor?” diye merak edecek kadar yüksek, bir o kadar da bulunmaz mücevher mahiyetindeler…
- Oğlum biz âriflerin yanında büyüdük, hikmet de, marifet de onlardan. Bir gün Alvarlı Efe şöyle anlatmıştı; “Nasreddin Hoca’nın da içinde bulunduğu topluluktan birisi; “Hocam, ADAM OLMANIN en mühim şartı nedir?” deyince; Hoca Efendi, adamın nefes almasına bile fırsat vermeden; “Canım, bunu bilmeyecek ne var, elbette KULAKTIR!” der. Fakat Hoca, arkadaşlarının "kulaktır" cevabından pek bir şey anlamadıklarını anlayınca açıklama yapma ihtiyacı duyar: “Aa! Bunu bilemeyecek ne var ihvanlar? Herhangi bir adam konuşurken onu can kulağı ile dinlemeli; bu arada kendi ağzından çıkanı kendi kulağı da duymalıdır, vesselâm.”
- Tek kelimeyle “mükemmel” babacığım. Ne güzel insanlar yaşamış, ne kıymetli miras bırakıp göçmüşler bu fâni dünyadan.
- İşte mesele de burada oğul! Dünya hayatı pek kısa, kötüler, iyiler iç içe… Burada iyileri bulup onlarla birlikte olmak ise yüksek marifet, çok büyük nimet.
- Anladım babacığım. Dersimi de öğrendim.
- Canım evladım, bunları anlayacağını bilmeseydim zaten anlatmazdım…
Ali, eski köy günlerini hatırladı; “Şiddetli soğuk günler her evde gördüğümüz ve de alışık olduğumuz durum; soba yakılıp bulunduğu yeri ısıtınca camlar buğulanırdı. Parmaklarımızla isimlerimizi yazardık keyifle. Dışarıda kesif kar yağıp sessizlik sürse de içeri fokur fokur kaynar, huzur dolardı hep. Köy öyleydi de şehir öyle değil miydi? Aile gibisi var mıydı?” diye düşünüyor, bundan sonra olabilecek sıkıntılarını babası gibi kapıdaki fidanın dallarında bırakacağına söz veriyordu bütün kalbiyle.
                                  ***
         BİR KÜÇÜKTEN ALINAN BÜYÜK DERS!..
İçi huzur doluydu kaç senenin eğitimcisinin. Başı dumanlı, öylesine yaylalarda, dağlarda geziyormuş gibi kimsecikleri gözü görmüyordu. Dünyasını altüst eden, içinde fırtınalar koparan bir çocuktan büyük bir hayat dersi almıştı. Şimdi bu yaşadıklarını meslektaşlarıyla paylaşmaya gidiyordu. Hissiyatını anlatmaya kelimeleri zayıf kalıyordu çünkü. Çok geçmeden, duâ edermişçesine dallarını göğe uzatan bir ağaçlığa girdi; çam kokuları içini ferahlandırıp her bakımdan rahatlatsa da onun aklı fikri hâlâ o çocuktaydı. DEVAMI YARIN