Ragıp Karadayı

Dantelli yastığa başını yaslayarak sağ yanı üzerine uykuya dalmıştı ki bir ışıklı pencere açıldı önüne...
 
Ali, Rutin işlerinin dışında hep yazacaktı artık...
“Söz kulağa, yazı uzağa gider.” Ecdat sözünü hocası, bilhassa yüzüne bakarak söylememiş miydi? Ali, için durma zamanı çoktan bitmişti. Hep yazacaktı bundan sonra; rüyalarında, hayallerinde, işinde gücünde, aklına ne gelirse, Allah ne verdiyse onları yazacaktı bütün kalbiyle…
Anacağının kanaviçe işlemeli, dantelli yastığa başını yaslayarak sağ yanı üzerine uykuya dalmıştı ki bir ışıklı pencere açıldı önüne. Acayip sesler, kulaklarını dolduruyor, tarifsiz görüntüler uçuşuyordu, gözünün önünden. O aslında rüya görüyor ve orada da yazıyordu.
Hayatının en manalı rüyasını gördüğünü düşünüyordu Ali…
"Seher vakti. Uzaktan yakından horoz sesleri geliyor. Gökyüzüne bakıyor; ufukta gümüşi bir hat oluşmuş, belli ki hava hafiften hafiften aydınlanıyor. Tanımadığı, bilmediği bir arazide, etraf bomboş sadece lacivert gecede karanlık bir ayna gibi parıldayan göl ve yanı başında salkım saçak söğüt ağacı, dalları suya ha değdi ha değecek şekilde sarkıyor. Merak edip göle bakmaya gidiyor, dipsiz kapkaranlık en derinlerden gelen nokta gibi görünen tek ışık dikkatini çekiyor. Biraz daha eğiliyor, daha derinleri görmek için, bir anda suya düşecekken sarkan ağaç dallarına tutunuyor. Dallardan bal damlıyor yüzüne, oradan da ağzına… Aman ya Rabbi o ne tad ne tad?  Daha tatlısını hiç tatmamıştı. Müthiş lezzet alıyor. Hiç bitmesin istiyor. Yukarı çıkmaya çalışıyor ama muvaffak olamıyor, belli bir müddet bunun için uğraşıyor, ter döküyor ama olacak gibi değil, kendini yukarı çekemiyor. Sonra suya atlayıp yıkanmak istiyor, maalesef onu da beceremiyor. Ballı dallar, koluna, bacaklarına dolanmış bırakmıyor ki, öylece kalıyor orda. Bir müddet geçtikten sonra gölün karşı kıyısından sesler geliyor kulağına. Hayattan, okumaktan, yazmaktan bahsediyorlar. Dünyanın ne kadar sıkıcı olduğundan, maksatsız yaşamanın bir manası olmadığından dem vurup Ali’nin iyi ve zayıf taraflarını tartışıyorlar. İsmi geçince kulak kabartıyor, “Araya kuş sesleri, su dalgaları girip birçok kelimeyi tam anlamasına mâni olmasaydı ne güzel olacaktı” diyor elinde olmadan. Birileri var iken onlara seslenip bal yüklü dallardan kurtulmak istiyor ama bu sefer de sesi çıkmıyor. Ne etti, eyledi; “Ya Allah” diyerek kuvvetlice sarstı ballı ağacı. O silkeleme neticesinde dallardan kurtarıp “şap” diye aşağıya, göle düşüverdi şimdi de. Daha önce gördüğü ışığa doğru iniyor suyun içinde. Gittikçe de o ışık büyüyor, her tarafı kaplayınca da ışık gözlerini kamaştırıyor, kocaman nurdan maada bir şey göremiyor.”
Kan ter içinde uyandığında “Galiba, hayatımı gördüm rüyamda. Daha fazla üzülmenin bir manası yok. Ölüm gelmeden önce ne yapacaksan yap Ali. Başka  yol, iş yok!” dedi, doğruldu, alnındaki terleri sildi. Anacığı nefis bir kahvaltı hazırlıyordu. Sofrada kocaman bir petek bal, ta yattığı yerden görünüyordu. “Bu bal da nereden geldi?” dedi, rüyasını hatırlamaya çalıştı.
DEVAMI YARIN