İMZA

Rahim Er

Ord. Prof Dr. Ali Fuad Başgil, hukuk fakültesinde hocalarımızın hocasıydı. Biz, O’na yetişemedik. Merhum Başgil, hakîki bir ilim ve fikir adamıydı. Asla, kuru bir unvanın arkasında kaybolan çapsız bir akademisyen değildi. Bu hukuk mütefekkirinin bugün, bir cenahın sıkışınca yine köpürtüp gündemi zorladığı mevzuda "Din ve Laik" adını taşıyan bir eseri vardır. Sönmez Neşriyat’ın 1962 senesinde bastığı bu eserin 12. Sayfasında bir vesika bulunuyor. Matbuat Umum Müdürlüğü’nün 17 Mayıs 1943 tarih ve 653 sayılı yazısı. Söz konusu yazı, Basın-Yayın Genel Müdürü Vedat Nedim Tör’ün ikaz ve ihtarıdır.

Mesele şudur:

İstanbul’da haftalık olarak çıkan Sebîlürreşâd mecmuasında Peygamberimiz aleyhisselâmın hayatını anlatan bir dizi; Siyer-i Nebî yayınlanmaya başlanır. Ankara, müdahale eder, tefrika durdurulur. Bunun üzerine derginin sahibi Eşref Edib Fergan, V. N. Tör’e bir mektup yazar. Matbuat Umum Müdürü, o mektuba tarih ve sayısını belirttiğimiz şu cevabı verir:

"Muhterem efendim, mektubunuzu aldım. Biz, her ne şekil ve surette olursa olsun memleket dâhilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer oluşturulmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz."

Şimdi düşünelim:

-Katı bir ideoloji ihtiva eden karar, muhatabına ne zaman tebliğ edilmiştir?

-17 Mayıs 1943 yılında, 653 sayılı tebligatla!

O sırada iktidarda kim vardır?

-CHP! İsmet İnönü Reis-i Cumhur ve Şükrü Saraçoğlu da Başvekildir!

Vedat Nedim, "biz, her ne suretle olursa olsun…" diye başladığı bu katı bir din düşmanlığı güden yazıyı kim adına kaleme almıştır?

-"Biz " dediği Tek Parti Zihniyeti adına!..

Garabet şurada ki adı geçen dergide dinde reform yapmak isteyen devrin meşhur ideologları yazı yazmaktadırlar. Buna rağmen dayatmacı zihniyet, bir biyografiye bile tahammül edememiştir. Vesikanın aslına mecmuanın XII. Cild ve 284. Sayfasında ulaşılabilir.

Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, 1 Eylül günü Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hizmete açılan Yargıtay’ın yeni binasının açılış merasiminde dua etti. Milyonlarca vatandaşın, her gün yaptığı gibi adaletimiz, huzurumuz, birliğimiz, dirliğimiz, daha iyi günlerimiz için bir duaydı.

Resmî kıyafetiyle dua eden bir Diyanet Reisinin orada bulunması laikçi kesimin cahil akademisyenleri ve sığ medya mensuplarıyla, politika esnafını âdeta delirtmiş. Demedikleri kalmadı. Erbaş Hoca’ya siyasete girmekten, Cumhurbaşkanlığı adaylığına kadar her şeyi yakıştırdılar, laikliğin tehlikeye düştüğü vehmine kapıldılar. Hızlarını alamayıp bu öfkeyle bu makam sahibinin sarığına saldırıp durmaktalar. Bunun üzerine Sn. Erbaş da şu gerçeği hatırlattı:

-İnanç, insan ile Allah arasında kalsın, ticarete, evine, adalete… girmesin diye ortalığı ayağa kaldırdılar!

Ali Erbaş’ın dedikleri, yüce Allah’ın emir ve yasaklarıyla Sevgili Peygamberimizin buyruklarının kuşatıcılığına bir atıftır. Samimi laiklere değil, laikçilik ideoloji ile İslamiyet’i vicdanlara mahkûm etmek isteyenlere karşı söylenmiş bir sözdür.

 V.N. Tör’ün "biz" diyerek temsil ettiği zihniyet ile 78 sene sonra Diyanet İşleri Başkanlığının başındaki insana bir bina açılışında üstelik bir vazife eda etmek adına dua etmesinden dolayı yapılan sataşmalar harfi harfine aynıdır.

Sergilenen, tipik bir Tek Parti Zihniyeti, 27 Mayıs öfkesi, 28 Şubat faşizmidir. Bilinmez mi? Diyanet İşleri Teşkilatı, kanunla düzenlenmiştir. Başkanın kim olabileceği, cübbesi, sarığı vs. mevzuatla kayıt altına alınmıştır. Buna rağmen yersiz onca sözün yanına 28 Şubat’taki tesettür düşmanlığı gibi hızlarını alamayıp bir de Başkan’ın sarığına laf etmekteler. Kabul edelim ki o kıyafet, kanuni hak değil de Diyanet Başkanı’nın şahsi tercihidir. O hâlde şu sorulmaz mı? Kendini bilmez biri, otobüste şortlu bir kızın kılığına karışınca onu linç edenler, hangi hakla Başkan’ın sarığından tiksintiyle söz etmekteler?

Bu ne tezattır?

Üstelik Başkanın ve imamların başındaki festir. Fes de bir inkılapla gelmiştir. Bugün fesin etrafına beyaz bir sargı sarılmaktadır. Hâle bakmalı ki II. Mahmud Han’ın sarığı kaldırarak fesi getirmesinin üzerinden tam iki yüz sene geçtiği hâlde kavga şekil değiştirmiş olarak devam etmektedir. O zaman bu tasarrufundan dolayı bazı "kaba softa, ham yobazlar" İslâm Halifesi de olan Sultana "gâvur Padişah" demişlerdi. "Kaba softa, ham yobaz" tarifi bizim değildir. Din için yaptıkları ve yazıp konuştuklarıyla dine zarar verenler hakkında gerçek İslâm âlimlerinin söylediği sözdür. Dünkü kaba softa ve ham yobazların yerini bugün "kaba laik, ham yobazlar" almış bulunuyor.

Mevzua bir hâkim olunsa Ortodoks Patriği, Musevi Hahambaşı, Ermeni ve Süryani din temsilcileri gibi Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanının da merasimlerde bu kılık kıyafeti giyme hakkına sahip olduğunu bilirlerdi.

Bu ülkenin bir kısım okur-yazarları, Türkçe konuşan ecnebiler hâline gelmiş bulunuyor.

Şu çok acı bir gerçek ki Yargıtay’ın açılışında Diyanet Başkanı değil de saydığımız diğer zevattan biri bulunup dua etseydi çağdaş kaba softa ham yobazlar bunu uygarlık ve ilericilik olarak alkışlarlardı.