İMZA

Rahim Er

"İslâmofobi" diye bir kelime önceki zamanlarda yoktu.

Bu kelimenin dünya literatürüne girmesi SSCB’nin dağılmasından sonradır. Sovyetler Birliği çökünce, kapitalist dünya için düşman olan hedef de çökmüş oldu. Bu Hıristiyan sömürgeci kesimin o güne kadarki öfke ve intikam hedefi kızıl emperyalizm idi.
Kara emperyalizmin varlığına sebep olan kızıl yıldız batmıştı.
Öyleyse şimdi ne olacaktı?
Hedef düşmüştü.
İddiaların devam etmesi için yerine bir düşman ikamesi gerekiyordu. Evvela "yeşil tehlike" dendi. Bundan kasıt İslâmiyet’ti. Hatta ‘90’ların başında SSCB yıkılınca Sovyetlere karşı kurulmuş olan NATO’nun varlığının devamı bile sorgulanır oldu. Bir kısım Batılılar artık teşkilata gerek kalmadığını söylerken diğerleri NATO’nun bundan böyle "yeşil tehlike"yle mücadele edeceğini dile getiriyorlardı. Mısır’da seçilmiş Cumhurbaşkanının silah gücüyle devrilmesindeki darbeye verilen NATO desteğini bu cümleden olarak okumak lâzım.
"Yeşil tehlike"den kastettikleri İslâmiyet ve Müslümanlardı. Beraberinde "yeşil kuşak" vs. gibi tabirler de geliştirilmiş olsa bile bu propaganda unsuru tutmadı. Zaten, Kuzey Atlantik Paktına yeni göreve biçen kıt akıllılar sonradan ayıktılar ki NATO’da Müslüman bir ülke olan Türkiye de yer almaktadır.
"Yeşil tehlike" deyimi belki daha ziyâde coğrafi bir addı. Ömrü kısa oldu. Yerini alan "İslâmofobi" ise doğrudan doğruya İslamiyet’e, Müslümanlara, Müslüman mâbed ve ibadetlerine, bu dinin emrettiği, kanun, üslup, hayat ve tesettüre karşı geliştirilmiş bir kin, nefret ve ayrımcılıktı. İslâm korkusu ve İslâm nefreti demek olan "İslâmofobi" iftira ve yakıştırması her ne kadar köktendinci, radikal, fanatik İslâm düşmanları tarafından 1990’lardan sonra gündelik hayata dâhil edildiyse de ilk çıkışı, 1920’lere, I. Dünya Harbi’nden az sonraya ve Lozan’la Hilafetin kaldırılmasından az önceye dayanır. Pek dikkat çekmese de 1970’lerde yeniden varlığını hissettirir. Lakin tekrar sözlükteki maddesine döner. Ancak orada durmaz; takvimler, teceddüde, yenileşmeye atıf anlamında "3. Bin Yıl” demek olan Hıristiyanların kendilerince dönüşüm noktasında yani 21. Asır şafağında bahsettiğimiz tedavülü kazanır ve Avrupa dâhil dünyanın muhtelif yerlerindeki Müslümanlar zulme, eziyete, katliama, maruz kalır, câmi ve mescidler saldırıya uğrar. Bunda "milenyum çağı" iddiasının bir şekilde payı olabilir. Bir başka müessiri de göz ardı etmemeli. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 1990 öncesinde; daha komünizmde çözülme başlamadan evvel "21. Asır Türk Asrı Olacak” haberini vermişti. Bu sözün memnuniyetle karşılanmadığı ehli tarafından bilinir. Fanatik Batı, içten içe şöyle düşündü:
-Oysa biz, başta serdarları Türkler olmak üzere Müslümanları, Harb-i Umumi’de mezara gömüp, Lozan’da da tescilini yapmıştık. Şimdi kalkmış asırlara hâkimiyetten söz etmekteler…
Bu mırıldanmalar, daha sonra geliştirdiğimiz 2023 Büyük Türkiye ve 2071 Cihan Devleti Türkiye hedefleriyle iyiden iyiye nefrete dönüştü. Haçlı zihniyetiyle beslenen bu nefret "İslamofobi" adıyla yaygınlaştı. Şifa kabul etmez nefret, kendine arz kürede yer bulmaya çalışırken Türkiye içinde seslendirilen "Malazgirt İşgal"dir, "Zulüm 1453’te başladı" edepsizlikleri tesadüf eseri değildi. Çeyrek asır gibi bir zaman dilimi aralığıyla sırtımıza saplanmak istenen bu paslı hançerler dışarıdan içerideki mankurtların eline tutuşturulmuştu.
Yahudi karşıtlığı demek olan "anti semitizm" Batı ülkelerinde ya kanunla cezalık suç veya baskın anlayışla ağır kusurdur. İslâmiyet’e ve Müslümanlara ise nefret serbesttir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletlerdeki konuşma ve temaslarında bu sapıklık ve çarpıklığı dünya gündemine taşıyarak İslâm ve Müslüman müdafiliği yapmaktadır. Bu tavır hem kendisi ve hem de Türkiye ve Türk Milleti için şeref ve iftiharlık bir hamledir. Ne var ki "İslâmofobi" hastalığıyla malûl Haçlı artıkları, yalnızca dışımızdaki memleketlerde mevcut değildir. Bunlar, Türkiye’nin içinde de vardır. Sayıları az fakat gürültüleri yüksek meçhul aidiyetli bu zümre, uzak-yakın her vesile ve sebeple bir asrı aşkın bir müddettir bu milletin, dînine, duasına, camiîne, tesettürüne, örfüne, diline, tarihine, ecdadına saldırmaktadır.
Bunu yapan her kesimden azgın bahtsızlar, dışarıdan ithal edilmedi.
Bu topraklarda, bu mahalle ve okullarda yetiştiler.
Demek oluyor ki okul sayısını çoğaltmak, binaları güzelleştirmekle her şey bitmiyor, her mes’ele hallolmuyor, yarınlara sağlam miraslar bırakılamıyor. Geminin nerelerde ve ne zamandan beri su aldığı fark edilip gereği yapılmalıdır. Bu idrake şiddetle ihtiyaç var. Bir başka idrak muhtaçlığı ise şudur:
Müslümanın İslâmî hayatı da günbegün özünden, mihverinden, esasından uzaklaşmaktadır.
Dışarıdan saldırı gelmekte.
İçeride gaflet yaşanmakta…