Ünal Bolat

“Tasarruf ve israfla ilgili unutamadığım bir anımı da sizlerle paylaşmak istiyorum...''
 
Otuz yıl önce İsveç Stockholm’e giden bir yurttaşımız, konakladığı otel odasının lavabosunda tıraş olurken, aynanın yanında ilginç bir yazı görür.
Yazıda şöyle yazmaktadır:
''Lütfen, tıraştan sonra jiletinizi çöpe atmayın; yanda bir kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle bile olsa İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.''
Bir dergide okuduğum ve çok etkilendiğim bu yazıyı saygı duyduğum bir öğretmenin tavsiyesi ile herkesle paylaşayım dedim.
Bilindiği gibi çelik denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok çelik eşyanın üzerinde ''İsveç çeliğinden üretilmiştir'' yazısı bulunur. İsveç bu tasarruf yöntemi sayesinde bir tek kullanılmış jiletin dahi çöpe atılmasını önleyerek ülkesinin çelikte bugünkü durumuna gelmesini sağlayabiliyor.
“Bir jiletten ne olur!” dememek lazım.
Damlaya damlaya göl olur atasözü misali, kutuda biriken jiletlerin İsveç çelik sanayiine önemli bir katkısı olmuş ki, bugünkü konuma gelebilmiş. Bu, bir çeşit tasarruf eğitimi değil midir?
Evlerde ve lokantalarda, kızartmalar için kullanılan atık bitkisel sıvı yağlar, lavabolara dökülmeyerek, oluşturulan atık yağ toplama istasyonlarında biriktirilerek, sabun ve kimya sanayisinde ham madde olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca evlerde, modası geçmiş, bozulmuş veya kullanım ömrünü doldurmuş her türlü elektronik eşya yine belediyeler tarafından belirlenen atık elektronik eşya toplama merkezlerinde biriktiriliyor. Sonra bunlar fabrikalarda işlenip altın, gümüş ve bakır olarak ayrıştırılmakta ve tekrar ülke ekonomisine kazandırılmaktadır.
Tasarruf ve israfla ilgili yaşadığım ve unutamadığım bir anımı da sizlerle paylaşmak istiyorum: 1970-1971 yıllarında İstanbul Üniversitesi’nde okurken, Tahtakale’de Aksekili bir hemşehrimize ait hırdavat firmasında çalışıyordum. Bir gün rulman satın aldığımız şirketin satış sorumlusu ile hesap mutabakatı yaptıktan sonra, rakamları yazdığım el kadar küçük bir kâğıdı buruşturup çöpe atmak üzereyken, Mösyö Ojalvo elimi tutarak, kendine has şivesiyle, “Hop kuzum! Arkasi boş” deyiverdi.
Çok utanmıştım o anda ama hayatım boyunca çok önemli bir ders oldu; bu bana.
Yıllar yılı bu sahneyi hiç unutmadım. 41 yıllık memuriyet yaşantımda, lavabodan dönünce, havluları olmadığı için, ellerini önü arkası bomboş A4 kâğıdı ile kurulayan memurları gördükçe, hep Mösyö Ojalvo’yu hatırlarım...
     Fahrettin Ulukaya