Yetenekli Kalemler

Kalbi sıkışıyor gözleri kararıyordu. Çaresiz ve kimsesiz hâlde terliyor ve eriyordu. Umutsuz bakışların ve karanlık surların arasında buğulu bir ıssızlık çökmüştü virane hastanedeki sahipsizlerin gönlüne. Doktor Amir Zeyd -tıpkı söküğünü dikmeye takati kalmayan zavallı terzilerin buruş kırış gömleğinin eksik düğmelerine karşı acziyeti gibi- kalakalmıştı hareketsiz ve sessiz.
Çocukları düşünmek istedi, ne de olsa Muhammed Durra Çocuk Hastanesi zaten hayata gözlerini gazi olarak açmıştı. Tuffah, Gazze, Orta Doğu, kızılla kavrulan acının hummalı izleri, bunları düşünmeye zorladı kendisini. Olmuyordu, koca bir boşluktaydı sanki. Tek bir hayalin izi dönüyordu kafasında; Onbaşı Hasan Camii, Osmanlı'nın son bakiyesi.
Yirmi sene evvel tedavi edemediği Muhammed Durra'yı, çocukları; ana babalarının himayesinde sevgi ve merhametle, gufran ve bereketle büyümesi gereken çocukları düşünmek istedi. Ve çocukluğunu; düz yolda dikkatsizliği sebebiyle düşüp bacağını kanatan ve annesinden azar işitip üstüne bir de ondan dayak yiyen mesut günlerini hatırlamak istedi. Olmadı, çünkü zaten böyle bir şey hiç yaşanmamıştı.
Giderek unutuyordu Amir ve korkunç bir boşluğa sürüklendiğini hissediyordu.
"Dur!" diye haykırdı birden.
Zaten perişan, can derdinde, feryatlarla yeri göğü inleten hastane halkı irkildi birden ve hayretle ona doğru baktı. Sanki bir cevap, bir ümit, son bir ilaç bekliyorlardı ondan.
Hayatının son anında olduğunu hissetti birden; ölümü hissedermiş ya şehitler... Tükenmiş nefesini var gücüyle toparladı. Soluk borusunu parçalayan şarapneli tek hamlede, cerrah titizliğiyle, çıkardı. Binlerce kanlı hatırayı damla damla toprağa eken havluyu, havlusunu, son bir gayretle boynuna bastırdı ve kurtuluş reçetesini haykırdı sanki son nefesini verirken:
"Osmanlı'nın ayağının son tozu Onbaşı Hasan, ilk ezanımızdı. Otuz iki sene önce nöbeti Türkiye'ye devretti. Unuttuğumuz gün, unutulduğumuz gün olur!"
Ve ardı arkası kesilmeyen tekbir sesleri...
Güneş bulutları yakıyor ve kaçıyordu karanlık. Kahır pençesinde saçılan alevler umudun ve aydınlığın habercisiydi...
        Cüneyt Akçatepe
 
 
ŞİİR
 
                ANNEME
 
Ağlama sen hiçbir zaman anne,
Gözlerinden yaş akmasın artık,
Çektiklerin ve dertlerin bitsin,
Yeter anne sen ağlama artık.
 
Sana gülmek her an yakışıyor,
Ağlamak seninle çakışıyor,
Gülünce gözünde gül açıyor,
Ağlayınca gül soluyor annem.
 
Anne bana baktın ve büyüttün,
Bu yaşıma geldim neler çektin,
Çektin bana hiç hissettirmedin,
Canımsın annem ağlama artık.
 
Anne benim için yaptıkların,
Bir gün mutlaka karşına çıkar,
Sen hiç üzülme canım hayatta,
Bende yaparım evlatlık sana.
 
Her an bizlere ihsanlar ettin,
Bizim için sen neler de çektin,
Uykusuz kaldığın geceleri,
Unutursam namerdim can annem
 
                  Mücahid-i Erzincani
 
 
 
GÜZEL YURDUMUZ
 
GÖKMEDRESE: Anadolu Selçukluları tarafından yaptırılan medrese. Sivas’ta kendi adıyla anılan mahallede, Topraktepe’nin kuzeyindedir. Üçüncü Gıyasettin Keyhüsrev zamanında ünlü vezir Sâhip Ata Fahreddin Ali tarafından 1271 (670 Muharrem) yılında yaptırılmıştır. Mimarı Konyalı Kalûyan’dır. Açık medreselere bağlı dört eyvanlı olarak, iki katlı mermer ve kesme taştan yapılmıştır. Medresenin güney kısmında hamamı, yine o civarda bir imareti bulunuyordu. Bugün ikisinden de iz kalmamıştır. Evliya Çelebi’nin seyahatleri zamanında harap olmaya başlayan medrese, 1823 yılında müftü ve müderris Seyyid Abdullah Efendi, 1904 yılında da Sivas Valisi Reşid Akif Paşa zamanında iki onarım görmüş, 1926’da müze hâline getirilmiştir.
Çifte minareli taç kapı, zengin taç süslemesiyle yapının en ihtişamlı kısmıdır. Kapı kenarlarının başında on iki tür hayvan başı kabartması vardır. İri yıldız motiflerinin alt bölümüne hayat ağacı işlenmiştir. Küçük kuşlar ve kartal, hayat ağacının yaprakları arasındadır. Ön yüzün köşelerindeki kabartma bezemeli kuleler, yapıya abidevi bir görüntü kazandırmaktadır.