Yücel Koç

Kendimizden ne kadar emindik…
Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya hırsına kapılmıştık.
Başımızı sokacak yuvamız, altımızda arabamız vardı pek çoğumuzun.
Ama daha fazlası olmalıydı…
            ***
Evin salonu en pahalı eşyalarla donatılmalıydı mesela…
Halısı, duvarları, koltukları birkaç senede bir değişmeliydi…
Modası geçiyordu eskiyince…
Beyaz eşya, elektronik tüm ürünlerin en iyisi bizde olmalıydı.
Yazın beach’lerde güneşlenmeli, kışın dağlarda snowboard yapmalıydık.
Kredi kartını bir şekilde ödüyorduk nasılsa…
            ***
Otomobil de 50 bini devirmişti, yenilemeliydik.
Parası değil, ön panjurdaki logonun havalı olması mühimdi.
Hem yazın soğutması yetmezdi…
Kışın koltukları, direksiyonu ısıtmalı; gören imrenerek bakmalıydı.
Olabildiğince az çalışıp, çok para kazanmalıydık.
Mümkünse havadan banknot yağmalıydı üstümüze…
Harcadıkça harcamalı, şükür-kanaat nedir unutmalıydık.
Hem bir ev, bir araba yetmezdi.
Hanıma, çocuklara birer tane daha almalıydık.
Metrekareleri büyütmeli, komşulara caka satmalıydık.
Hiç değilse haftada birkaç akşam arkadaşlarımızla, ailemizle lüks restoranlarda pahalı yemekler yiyebilmeliydik.
Kalan günlerde kafeleri doldurup, gelen kallavi hesapları takmamalıydık kafamıza.
Bu kadar yedikten sonra fitness’a gitmezsek olmazdı.
            ***
Neyimiz eksikti bizim Avrupalıdan!
Kendi kültürümüz, örf ve âdetlerimiz çok banaldı…
Oha falan oluyorduk yani…
Bunları bir yana bırakıp, görgüsüzlüğün tavanına vurmalıydık.
İsraf diye bir kavram da olmamalıydı hayatımızda…
Donattığımız sofralarda tabakları silip süpürmeyi görgüsüzlük kabul etmeli, her gün milyonlarca ekmeği çöpe atmayı inadına âdet hâline getirmeliydik.
            ***
Dedelerimiz, ninelerimiz ne kötü günler yaşamış…
“He he!” deyip geçmeliydik.
Burnumuzun dibinde çocuklar katlediliyormuş, mazlum milyonlar açlıkla boğuşuyor, karda-kışta “İmdat!” diye feryat ediyormuş, umursamamalıydık…
“Bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” demeliydik.
Dokunan terör yılanı da yoksulun, garibanın çocuğunu öldürüyordu nasıl olsa…
Gözlerimizi yumup, inadına ‘barış, kardeşlik’ safsataları söylemeliydik.
            ***
İşte, böyle bir hayat sürerken bir virüs çıkageldi aniden…
Bilimin, teknolojinin zirve yaptığı, ‘Artık eski dünya ve eski çaresiz insanlık yok’ dediğimiz bir zamanda hem de…
Sebebi neyse ne…
‘Gözüyle görmediğine inanmayan’ ateistlerin en çok olduğu ülkeden yayıldı üstelik…
Ve insanoğlu, gözüyle göremediği bir virüse karşı çaresiz kaldı.
İsraf ettiği gıdaları, burun kıvırdığı ürünleri stoklamak için marketlere saldırdı.
Biz, burnu Kaf Dağındaki kibirli canlılara bir uyarıydı sanki bu.
Güçlünün güçsüzü ezdiği vahşi bir düzene son ikazdı belki de…
Mazlumların gözyaşının karşılıksız kalmayacağının…
Yardımlaşma ve dayanışma olmazsa, israfın önüne geçmezse insanoğlunun hayatta kalamayacağının mesajıydı bence…
Rabbim hepimizi bu mesajı alanlardan eylesin.
 
 
**************
 
Bela…
 
Korona salgını başlar başlamaz aklıma gelen Hülagu ile Kadıhan’ın diyaloğu oldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da geçen yıl sıkça anlatmıştı.
Öykü şöyle;
Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han’ın torunu Hülagu, Bağdat’ı işgal eder.
Şehri baştan sona yağmalar, 400 bin kişiyi kılıçtan geçirir…
Camileri, sarayları, kütüphaneleri yakar, yıkar.
Dicle günlerce kan ve mürekkep akar.
Şehrin dışında karargâhını kuran zalim hükümdar, Bağdat’ın en büyük âlimi ile görüşmek ister.
Tabii hiçbir âlim gönüllü olmaz.
Sonunda Kadıhan isminde, henüz sakalı bile terlememiş genç bir medrese hocası gönüllü olur.
Giderken yanına bir deve, bir keçi, bir de horoz alıp karargâha varır.
Hülagu bu genci önce tepeden tırnağa süzer ve “Karşıma çıkarmak için bula bula seni mi buldular?” der.
Genç âlim, “Görüşmek için iri birini istiyorsan, dışarıda deve var. Sakallı birini istiyorsan keçi var. Sesi gür birini istersen horoz var” diye cevap verir.
Hülagu, karşısındakinin boş biri olmadığını anlayınca “Söyle bakalım, ne yaptınız ki beni buraya getirdiniz?” diye sorar.
Kadıhan’ın cevabı manidardır;
-Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allahü tealanın verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik, zevk ve sefaya daldık. Makam, mevki, mal peşinde koştuk. Allah da nimetlerini geri almak üzere seni gönderdi.
Bunun üzerine Hülagu, “Peki buradan kim gönderebilir?” diyerek ikinci sorusunu sorar.
Kadıhan cevap verir;
-Özümüze döner, bize verilen nimetlerin kıymetini bilir, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen burada duramazsın.
Kıssadan hisse…
Hiçbir bela durduk yere gelmez.
Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdası, herkesin çektiği kendi cezası.
 
 
**************
 
Covid-19 tecrübem; Evinizde oturun
 
Geçen hafta bir delilik yapıp, özel bir davetle Diyarbakır’a gittim.
Vali Hasan Basri Güzeloğlu güzel ve temkinli bir şekilde ağırladı heyetimizi.
Tokalaşmadan, yakın mesafe oturmadan görüştük.
Lakin sokaklar öyle değildi.
Ne kadar dikkat etsek ve bol bol kolonya, dezenfektan temizliği yapsak da sarılmak için el uzatanları geri çeviremedik ne yazık ki.
Sonrasını anlatacağım.
            ***
Dönüşte uçakta talihsizliğim hemen yanımda bir yabancının oturması oldu.
Psikolojik midir bilmem, boğazım kurudu, korka korka koluma öksürmeye başladım.
İstanbul’a gelir gelmez kendimi dezenfekte ettim ve çoluk çocuktan kendim tecrit etmeye çalıştım.
Lakin gece yine öksürükle uyanınca endişem daha da arttı.
Ateşimin de hafif yükseldiğini hissettim.
Sabah ilk işim doktora görünmek oldu.
“Farenjit olmuşsun” dedi doktor.
Boğaz spreyi kullanmamı önerdi ama içim rahat etmedi.
Kötü bir hadise yaşarsam çocuklar korunaklı bir yerde bulunsunlar diye hemen hepsini toparlayıp, otomobille memlekete götürdüm.
Tabii araç içinde tüm hijyen tedbirlerini alarak.
Memlekete vardığımızda hiçbir yakınımla tokalaşıp yakınlaşmadım, hatta olabildiğince ayrı odada durmaya gayret ettim.
Çünkü, gazetemizin o günkü manşetinde Covit-19 hastalığının farenjit ile başladığı yazıyordu.
Endişem daha da arttı tabii…
Bu süreçte annemin şifa deposu karışımlarını tüketerek boğaz ağrısından kurtulmaya çalıştım.
Onlardan mı, yoksa her gün sabah akşam bir fincan tükettiğim çörek otu yağından mı bilinmez, iki gün sonra İstanbul’a döndüğümde boğaz ağrısından kurtulmuştum.
Şimdi evde zaten tecrit hâlindeyim, iş yerinde de odadan çıkmıyorum.
Fakat dikkatsiz bir şekilde gerçekleştirdiğim Diyarbakır gezisi sonrası yaşadığım korku bile yetti.
Tecrübeyle sabit ki, lütfen evinizden çıkmayın!..
 
 
**************
 
Evden çalışmanın artısı-eksisi
 
50. yılını kutlamaya hazırlanan gazetemiz, yarım asırlık serüveninde bugünlerde bir ilke daha imza attı.
Salgın sebebiyle gazeteyi ilk defa iş yerine gelmeden hazırlıyor personelimiz.
Şükür ki, daha Çin’de ilk vakalar duyulduğunda başlamıştık hazırlığa…
Salgın Türkiye’de duyulunca hemen start verip personelin yüzde 90’ını kademe kademe bilgisayarlarıyla birlikte evden çalışmaya gönderdik.
Sonuç şöyle;
  • Evde personelimizin performansı dikkat çekici oranda arttı.
  • İzin günlerinde de “Evde canımız sıkılıyor, bırakın çalışayım” diyenler var.
  • Ve elbette daha şimdiden iş yerine gelmek için talepte bulunanlar mevcut.
Öyle mesaiye falan da takılmayıp, gece bile gazeteye katkı sunuyorlar hem de.
Kalıcı hâle mi getirsek, bilemedim ki :)