Yücel Koç

Zehri bal diye satıyorlar...
Üstelik alıcı da buluyorlar.
Misal; tutuklanan HDP'li vekiller.
Leyla Güven, "Kürt sorunu devam ettikçe (Kürt vatandaşlarımızın hangi problemi kaldı?) gerillaya katılım da olacak (Terör örgütüne), çatışma da olacak, savaş da (Savaş devletler arasında olur)" demiş.
Zeytin Dalı Harekâtı sırasında PKK terör örgütüne nasıl siper olduğu da açıklamalarıyla sabit.
Gelelim öbürüne...
Musa Farisoğulları HDP'nin içindeki meseleleri terör örgütünün yönetimine aktaran kişi.
15 yaşındaki Eren Bülbül'ü şehit eden teröristin tabutuna omuz verip, devlete-millete meydan okudu.
Bunlar milletvekili sıfatıyla milletin meclisindeydi.
Şimdi layık oldukları yere gönderildiler.
HDP'nin diğer vekilleri de terör örgütü ile iş birliği ve propagandasından sıralarını bekliyor.
Yerlerine kayyum atanan belediye başkanları gibi.
***
Bu HDP'liler ile birlikte CHP'li Enis Berberoğlu da milletvekilliği düşürülüp, cezasının kalanını tamamlamak için önce cezaevine yollandı, sonra ev hapsine izin verildi.
Onun suçu, MİT tırı ihaneti görüntülerini CHP Genel Başkanı adına servis etmek!
Şu 'siyasi' partilerin hâline bakın!
Berberoğlu, şayet böyle bir suçu Türkiye'de MİT'e değil, ABD'de CIA'e, Almanya'da BND'ye, İngiltere'de MI6'ya yapsa değil ev hapsi, bir daha gün ışığı göremezdi.
Lakin, görüntüleri yayınlayan Can Dündar'ın serbest bırakılıp Almanya'ya kaçmasına, servisi yaptırtan genel başkanın hâlen serbestçe siyaset yapmasına müsaade edilen bir ülkede, Berberoğlu'nun bu cezaya feryat etmesi hakkı olabilir.
Şunlar, ortalama demokrasiye sahip herhangi bir ülkede kabul edilebilir şeyler midir?
***
Birkaç ay önce Diyarbakır'da HDP önünde nöbet tutan annelerle, acılı babalarla bir aradaydım.
Hepsi Kürt, hepsi PKK terör örgütü ve onun siyasi uzantısı HDP'nin mağduru aileler.
Düşünün 12 yaşındaki bir çocuğu bile dağa kaçırmışlar, ailesine vermiyorlar.
HDP teşkilatının tamamen PKK ofisi gibi çalışmasına isyan ediyorlar haklı olarak.
O HDP, bugüne kadar Diyarbakır analarına bir tek ziyaret gerçekleştirmeyen, hiçbir şekilde destek açıklaması dahi yapmayan Kılıçdaroğlu CHP'sine 'ortak demokrasi bloku' kurma çağrısı yapmış.
"İttifakı alenileştirelim" demek istiyorlar herhâlde.
Yanlarına İyi Parti, Saadet yetmez...
Gül, Babacan ve Davutoğlu'nu da alsınlar.
İstanbul'da, Ankara'da yaptıklarını başarabilirlerse Türkiye'ye süper demokrasi (!) getirirler.
 
***********
 
Nasıl oluyor?
 
Türkiye koronavirüs mücadelesinde dünyaya parmak ısırtan bir başarı sergilerken...
Böylesine büyük mesele, müthiş bir gayret, muazzam bir koordinasyon ve herkesi hayretler içinde bırakan bilimsel akılla bertaraf edilirken...
Bunca büyük ve problemsiz yürütülen şeyin arasında, 'yasakların kamuoyuna duyurulması gibi' organizasyonu çok kolay olabilecek aksaklıklar nasıl oluyor?
Bir tarafta ortaya konulan o muazzam akıl, yurt dışından ambulans uçaklarla getirdiğimiz vatandaşlarımız, başka ülkelere gönderdiğimiz yardımlar ve sattığımız solunum cihazları ile göğsümüz kabarırken, öbür tarafta ufak bir istişare ile krize dönüşmesi engellenebilecek bir mesele, muhalefetin ağzına neden sakız olarak veriliyor?
Bunları 'nazar boncuğu' olarak görmek mümkün, sonuçta elde edilen başarı ortada.
İşi şakaya vuracak olursak "Muhalefete konuşacak malzeme olsun diye bilerek yapıyorlar" da diyebilirsiniz.
 
************
 
CHP'nin korona imtihanı
 
Böylesine zorlu bir süreçte pandeminin merkezi İstanbul'du.
Peki aklınızda ne kaldı?
Muhtemelen CHP'li büyükşehir belediyesinin Fazilet Durağı yalanı.
Pazar sabahı bu duraktan 47 AK Partilinin bilerek otobüse bindiğini ve kalabalık hâlde görüntüleri çekerek yaydıklarını iddia etmişlerdi, gerçeğin öyle olmadığı ortaya çıktı.
Nitekim kendileri de yalan söylediklerini kabul etmek zorunda kaldılar.
İyi de...
En büyük riskin olduğu şehirde, aylarca insanlar belediyenin toplu ulaşım araçlarında üst üste taşındı.
Aklımızda kalması gereken Fazilet Durağı mı olmalıydı, yoksa insanların hayatını tehlikeye atan kirli oyun mu?
Yalan mı önemliydi bizim için, vatandaşa kurulan büyük tuzak mı?
Bugüne geldiğimizde hangisi daha çok konuşulmalıydı?
 
**************
 
Kadının değeri...
 
Düşünsenize;
İslamiyet, önce kız çocuklarını diri diri toprağa gömen cahiliyete son vermiş.
Onların köle gibi alınıp satılmasını yasaklamış, sadece bir erkeğe eş yapmış.
Eş olmak için 'nikâh rızası' şartı koşmuş, istediği mehri (evlilik akdi için ödenecek altın, gümüş gibi değerli eşya ve mal) belirleme, böylece geleceğini garanti altına alma hakkı tanımış.
Kocaya eşinin hakları konusunda büyük sorumluluklar yüklemiş ve sınırlarını belirlemiş.
Bir kadınla nikâhsız beraberliği en büyük günahlar arasına alarak, aslında kadını korumuş.
Kadının örtüsünü bile, erkeklerden korunacağı biçimde tespit etmiş.
Şunların tamamı kadınları 'erkeklerin şerrinden' muhafaza ettiği hâlde, 'özgürlük' ayağına birileri çıkmış, tam aksini empoze etmiş.
Bu yetmemiş gibi, şimdi bir de 'cinsiyeti' ortadan kaldırmayı, çağdaşlık, özgürlük, modernlik diye pazarlıyorlar.
Oysa İslamiyet ve bütün dinler, bugün 'modernlik' diye pazarlanan insanlık dışı rezilliklere, azgınlıklara, güçlünün güçsüzü ezmesine, kendine köle yapmasına son vermek için gönderildi.
Son din İslamiyeti de ortadan kaldırabilseler, emin olun kız çocuklarını yine diri diri gömmeye gelecektir sıra.