Meryem Aybike Sinan

Kısa mesafelerde otobüs yolculuğu güzeldir. Hem kendi kendinize kalıp düşünme fırsatı bulur hem de doğa güzelliklerini seyretme imkânınız olur. Geçen gün Kocaeli’den Balıkesir’e gitmek için, İzmit Otogarına gittiğimde kalabalık bir yolcu grubu dikkatimi çekti. 
İnsan boyunu aşan büyükçe çuvallara doldurulmuş ev eşyaları arasında, sağa sola koşuşturan irili ufaklı çocukların çığlıklarına dikkat kesildim. Altı yedi yaşındaki esmerce olan oğlan çocuğunun elinde bir meşrubat şişesi vardı ve diğer üç çocuk da bu şişeden içmek için bu çocuğu kovalıyor ve en küçük olanı ağlıyordu.
Az sonra oturduğum banka yaşlıca bir teyze gelip oturdu ve teşhisi oracıkta koydu. "Bunlar Suriyeli, şu hâllerine bak, çok üzülüyorum" dedi. Sonra "Esenler otobüsü nerede?" diye ekledi… Elindeki otobüs biletine baktım, biraz erken gelmişti galiba.
O sırada başladı konuşmaya teyzem. Aslında Körfezde oturduğunu, hasta olduğunu ve tedavi için İstanbul’a oğlunun evine gittiğini anlatmaya başladı. Ben sormamış olsam da kendisine bigâne olmadığımı hissettirmek için neyin var deme ihtiyacı hâsıl oldu… Elini kafasına götürüp “buradan hastayım” demez mi?
Tam o sırada yan taraftaki çocukların anneleri ortaya çıktı. Küçükten başlayarak seri şekilde çocukları tokatlamaya başladı. Ayağa kalktım ve yanına giderek çocukları niçin dövdüğünü sordum.
 Otuz, otuz beş yaşlarında, kaşı gözü düzgün ve güzelce bir kadın. Ancak yüzüne elem ve keder çizgileri oturmuş ve oldukça yorgun görünüyor. Gülümseyerek ve oldukça düzgün bir Türkçe ile cevaplıyor:
-Beni canımdan bezdirdiler!
"Sen ne kadar güzel Türkçe konuşuyorsun" diye soruyorum. Aldığım cevap karşısında yüreğim titriyor, gözlerim doluyor. Öylesine dokunaklı konuşuyor ki:
“Çünkü ben Türkmen’im...” Türkmen olduğunu nasıl da iftiharla söylüyor asla anlatamam. Bu Türkmen kızının duruşu bile öylesine asil ki! Çok duygulanıyorum. "Adım Nadiye" diyor. Ne zaman geldiklerini soruyorum sonra.
 “Beş sene önce Halep’ten geldik. Bu güzel vatan, bu güzel insanlar beş yıldır kahrımızı çektiler. Allah Türkiye’den, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan razı olsun. Yaşadıkça kendisine duacıyız biz. Ama böyle göçebe yaşamak yordu bizi. Yaşlı babamı burada kaybettik. İstanbul Sultanbeyli’de oturuyorduk ama oturma iznimizi İzmit’ten aldığımız için buraya geldik, çıkış işlemleri için, ben hiç gitmek istemiyorum, şimdi bu yola çıktığımız için çok pişmanım…"
"Yine gelirsiniz" diyorum. Bunu söylerken elbette kural ve kaidelerden bihaberim ancak Nadiye iyi biliyor. Gözleri doluyor ve yine bütün içtenliğiyle:
“Artık dönemeyiz. Suriye’ye giriş serbest. Ama geri dönüş yok!”
Yine babasını Türkiye’de toprağa verdiğini anlatıyor ve gözleri doluyor. Nadiye çok yorgun. Bitkin. Dört çocuğu var ve en küçüğü Türkiye’de doğmuş. Yoksulluk tepeden tırnağa öylesine kuşatmış ki bu insanları çocukların ayaklarında doğru dürüst ayakkabı olmadığını fark ediyorum.
Çocuklar hâlâ meşrubat tartışmasında. Elimi çantama atıp para çıkarıyorum ve sekiz dokuz yaşlarında olan kıza uzatıyorum ve kardeşlerine çikolata al diyorum. Nadiye hayır hayır diyor, itiraz ediyor. Çocuk utana sıkıla alıyor ama öylesine tatlı gülümsüyor ki bana…
O sırada benim otobüs kalkıyor, apar topar vedalaşıyorum. Kırk yıllık bir dost gibi bana el sallıyor, "yolun açık olsun" diyor. Koltuğa oturur oturmaz bir ağlama tutuyor beni. Yüreğime bir ağırlık çöküyor. O çocuklar, insan boyunu aşan çuvallar, çuval içine sıkıştırılmış çalı süpürgesi, kırık dökük soba boruları ve Nadiye…
Hatay’a giden otobüs onca eşyayı aldı mı acaba? Neden günlerdir onları düşünüyorum, bilmiyorum. Umarım Halep’teki evlerine varmışlardır… Güle güle Nadiye, güle güle...