Meryem Aybike Sinan

Bir 29 Mayıs günü Hakk’a yürüdü.
Dilaver Cebeci…
Türk şiirinin "alperen" sesi, Türk Edebiyatının Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebisi.  O zamanlar Türkiye gazetesinde yazıyordu. Mizah dolu yazıları inceden inceye dokundurup, hem düşündürüyor hem de tefekkür ettiriyordu… İlk gençlik yıllarımda evimizin kitaplığında bir gün “Hun Aşkı” adlı resimli bir şiir kitabı görmüştüm. Dilaver Cebeci’yi işte o gün tanımıştım.
Bazen rahmetli Ahmet Kabaklı Hoca’nın Türk Edebiyatı Dergisinde şiirleri yayınlanıyordu. Dilaver Cebeci’nin şiirlerinde bambaşka bir tat, çok farklı bir tını vardı. Ta Atilla’dan sökün edip gelerek Göktürklere, Karahanlılara, Selçuklulara ve en son Osmanlıya selam duran, son Türk Devleti Türkiye Cumhuriyetine otağ kurup oturan, beş bin yaşında bir Türk Beyini buluyordunuz bu içli şiirlerde.
Dilaver Cebeci ile yıllar sonra yüz yüze tanışma imkânım oldu. 2008 yılı kışıydı. Türkiye Yazarlar Birliği “Dilâver Cebeci Ustaya Saygı” çerçevesinde bir program düzenlemişti. Konuşmacı olarak rahmetli şairimiz Olcay Yazıcı, Mehmet Nuri Yardım Ağabey, İstanbul İLESAM Şube Başkanı Cafer Vayni ve bendeniz vardık…
Dilaver Cebeci de muhterem eşi Ayla Cebeci ile Kızlarağası Medresesindeki Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul şubesine gelmişti. Bendeniz “Hun Aşkı” ile başlayan tanışıklığımı ve Dilaver Cebeci hayranlığımı anlattıkça karşımda oturan Dilaver Cebeci Ağabeyin gözlerinin dolduğunu görüyordum.
Program sonrası sık sık “Kızım, bazen ziyaretime gel olur mu” deyişini hiç unutmuyorum. Meğer bu son program imiş… Ve maalesef bu program kendisini son görüşümüz imiş. Birkaç ay sonra baharı uğurlayıp yaza kapı araladığımız o 29 Mayıs günü vefat haberini aldık.
Dilaver Cebeci milliyetçi gelenekten değil de millî görüş geleneğinden gelseydi şayet bugün o da “yedi güzel adam” diye tabir edilen o grubun içinde üzerine diziler yapılan bir şair olurdu!
Bunu niçin söylüyorum?
“Baş koymuşum Türkiye’min yoluna
Düzlüğüne, yokuşuna ölürüm
Asırlardır kır atımı suladım
Irmağının akışına ölürüm…”
İstiklal Marşı'ndan sonra meydanlarda büyük kalabalıkların söylediği “Türkiye’m" marşı yıllar yılı belki de en çok söylenen ve bilinen güfte oldu. Bu eseri tam yirmi beş yıldır sanatçı Mustafa Yıldızdoğan’ın sesinden dinliyoruz.  Büyük kitlelerin bildiği ve söylediği bu güzel eserin şairini ise ne yazık ki hiç kimse bilmez, hatırlamaz ve bahsetmez… Ölüm yıl dönümlerinde bile!
Biz ise onun deyişiyle bütün acuna inat kendisini her daim rahmetle anacağız. Çünkü Dilaver Cebeci bizlerin "Alperen Ağabey"i, Türk milletinin yetik ozanıdır. Dilaver Cebeci, sıra dışı bir şairdi, şiirlerinde söylenmemiş, duyulmamış imge ve söylemler vardı. Türk dilinin has bahçesinden Türk’e dair içli şiirler devşiren bir bilge ozandı. Onun duruşu çağları aşan millî ve yerli bir duruştu. Gâh yoğun bir aşkın, gâh derin bir metafiziğin sarkacından sizler de mutlaka nasibinizi alırsınız:
“Yesrip bahane bir kitaba sığınıyorum
Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif
Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum
'Ah mine’l aşk-ı ve halatihi'
Çok eski bir gerçektir bu biliyorum”
Dilaver Cebeci, bazen şiirinin burcunu öylesine farklı ve dolambaçlı yönlere çevirir ki şaşırır kalırsınız. Bütün coğrafyalar arz-ı endam eder gözlerinizde ve ruhunuzda. Merhum şairimiz Olcay Yazıcı onun için şöyle der:
“Dilaver Cebeci, Tanrı Dağı ve Hira Dağından ılık bir rüzgâr gibi eserek geldi ve gönlümüzün sultanı oluverdi...”
Dilaver Cebeci, “Başbuğ'a Mektup” şiirinde merhum Alparslan Türkeş’e şöyle seslenir:
“Benim kalemimden kan değil süt damlıyor
Geceler boyu böyle geleceği emziriyorum
Kahrolayım, sevmedim ülküden başkasını
Bir de seni çok seviyorum.”
Türkçenin bu mert yürekli ve vakar sahibi şairine Allah’tan rahmet diliyoruz. Ruhu şad, mekânı cennet olsun inşallah...