Meryem Aybike Sinan

Yeryüzündeki en feci şeylerden birisi hiç şüphesiz bir yakınımızla sınanmaktır. İnsanoğlu, kin ve nefretini, intikamını kimi zaman kişinin bir yakını üzerinden almayı tercih etmiştir ne yazık ki. Tarih bu tür vakalarla doludur. Biraz araştırdığımızda yakınıyla sınanan, imtihan edilen pekçok insanın hazin hikâyesi çıktı karşımıza. Bugün tarihteki bu kabil vakaları ünlü edebiyatçılar üzerinden anlatalım dilersiniz.
Mikail Müşfik, Türk kamuoyunun bildiği bir isim. Azerbaycan’ın millî şairlerinden birisi. Pantürkizm suçlamasıyla Stalin yönetimi tarafından tutuklandı ve Sibirya’ya sürgüne gönderildi. Eşi Dilber Ahundzade baskı, tehdit ve şantajlarla korkutuldu ve eşi aleyhine yazılar yazmak durumunda bırakıldı. Mikail Müşfik, Sibirya’daki mahpushanede eşinin kendisini ziyarete gelmemesi daha doğrusu gelememesi karşısında şu şiiri yazdı:
“Bekledim yolunu hasret içinde
Tükendi dermanım neçin gelmedin?
Şehdi vüsalindan üzüldü elim
Ey Dilber afetim neçin gelmedin?''
Ve Mikail Müşfik 6 Ocak 1938 yılında kurşuna dizilerek öldürüldü.
Ahmet Cevat Ahundzade belki de bütün Türk dünyasının en güçlü kalemi ve en yiğit sesi olmuştur. Kafkas İslam Ordularının Bakü’ye girişinde kaleme aldığı “Çırpınırdı Karadeniz/Bakıp Türk’ün bayrağına” şiiri neredeyse Adriyatik’ten Çin Seddi'ne kadar bütün kültür ve medeniyet coğrafyasında bir 'millî marş' mesabesindedir.
Ahmet Cevat, vatan, millet, bayrak, din gibi mefhumların şairidir.  O da yine aynı taktiklerle “Turancı” suçlamasıyla tutuklandı. Oysa Ahmet Cevat, kendini şu şiirinde şöyle ifade etmekteydi:
“Soranlara ben bu yurdun, anlatayım nesiyim:
Ben çiğnenen bir ülkenin hak bağıran sesiyim!”
Ahmet Cevat, tutuklandıktan sonra Sovyet yönetimi bu kez eşi Şükriye Hanımdan kocası aleyhinde konuşmasını, boşanmasını ve soyadını kullanmayı bırakmasını ister. Bu şantaj ve baskılara boyun eğmeyen bu asil ve yiğit hanımefendi onlara şöyle haykırır:
-Ben ha, ben… Şükriye Hanım. Ahmet’imden boşanayım?
Ben ki Ahmet Cevat’a olan aşkım yüzünden sarayları bırakıp, Acaristan’ın beyi olan babam Süleyman Bey’i bırakıp, sefilliği, açlığı, çileyle bütünleşen bir hayatla Ahmet’i tercih etmişim. Şimdi tam onu öldüreceğiniz bir zamanda benim ona vefasızlık, sadakatsizlik yaparak, ölümünden önce onu benim öldürmemi mi istiyorsunuz? Bağlayın elimi kolumu, tutun beni! Cellatlar, Ahmet’imden önce benim canımı alın! Boşanmaktansa ölmem daha iyidir!
Bolşevikler, ikna edemedikleri Şükriye Hanım'ı bu konuşmanın ardından tam 8 yıl boyunca Kazakistan’da sürgüne tabi tutmuşlardır.  
Uzun yıllar sonra karı koca bir araya gelseler de bu vuslat çok kısa sürecek ve Ahmet Cevat 1937 yılında “vatan haini” suçlamasıyla kurşuna dizilecek ve ardından eşi Şükriye Hanım bu kez Sibirya’ya sürgüne gönderilecektir. 
Ve Cengiz Aytmatov… Türk milletinin dünyaca ünlü en büyük yazarı ve romancısı. Tanrı Dağları'nın eteklerinde, Issık Gölü'nün kıyısında gözlerini dünyaya açan yazar, neredeyse bütün eserlerinde bu ünlü gölden bahsetti. Babası Torekul Aytmatov önemli bir devlet adamı, annesi bir tiyatro sanatçısıydı. Türk milletine ait türkü, efsane ve masalları önce annesinden dinledi.
Gençlik yıllarında tarım işçileriyle kolhozda çalıştı. Babası bir süre sonra o meşhur bahane olan “Pantürkizm” suçlamasıyla içlerinde Kırgızistan başbakanının da bulunduğu 137 kişi ile 1938 yılında kurşuna dizildi. Ve topluca bir tuğla fabrikasına gömüldüler.
O tarihten sonra kurşuna dizilen, öldürülen isimlerin yakınlarına bu haberi bildirme görevi ise bizzat Cengiz Aytmatov’a verilmişti…