Meryem Aybike Sinan

Türk Cumhuriyetleri tam 30 yıl önce bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı.
Bugün “Türk Keneşi” adı altında hep birlikte yüzlerce yılın kayıpları aranıyor, hasretler gideriliyor, mesafeler arasında köprüler kuruluyor, kardeşlik hukuku güçlü bir şekilde yeni baştan tesis ediliyor…
Türk dünyası güçlü bir rüzgâr yakalamış durumda.
Türk Konseyi, TÜRKSOY, TÜRKPA, Türk Akademisi, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, YTB, TRT AVAZ gibi pek çok kurum ve kuruluş Türk dünyası ülkeleri arasındaki en önemli köprüler. Bu kurumların bazıları uluslararası mahiyette bazıları Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı kurumlar. Tümünün de ortak yanı Türk dünyasına hizmet etmek...
Mesela YTB çok farklı bir alanda yürüyüşünü gerçekleştiriyor. Bu yıl Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarının 30. yılı münasebetiyle yıl boyunca çok önemli etkinlikler yapmayı planlıyor. Bu kardeş ülkelerdeki öğrencilere verilen burslarla, sosyokültürel alandaki gençlik buluşmalarıyla, çeşitli alanlardaki kurslarla farkındalık sağlanıyor. 
TİKA’nın başarısını yurt dışına çıktığınızda özellikle Türk Cumhuriyetleri’ne gittiğinizde daha net gözlemliyorsunuz. Atalar mirasını koruma altına alıp gerek ilgili kardeş ülke ile iş birliği çerçevesinde gerekse bir başına imar, inşa ve tadilat işlerini yürütüyor. TİKA, Türkiye’ye gerçekten de çok ciddi bir prestij sağlıyor.
Yunus Emre Enstitüsü daha çok edebiyat, kültür ve medeniyet alanında faaliyet yürütüyor. Bakü Yunus Emre Enstitüsü’nün bir faaliyetini bizzat takip etmiştim. "Osmanlı Mutfağı"nın yemeklerinin öğretildiği kurslara, çini, seramik, hat gibi geleneksel sanatlara Azerbaycanlı kadınların ilgisi üst seviyedeydi.
Türkiye Cumhuriyeti, kardeş ülkeler için fedakârlıklar yapmaya devam ediyor. Bütün Türk coğrafyasını “Atalar Yurdu” olarak görüp, maddi ve manevi anlamda ihtiyaç duyulan her boşluğu doldurmaya gayret eden, büyük bir kemal içinde sorumluluk bilinciyle hareket eden Türkiye, bu anlamda diğer kardeş ülkelere örnek oluyor.
Azerbaycanlı bir diplomat, Bakü’de bir sohbet sırasında Türkiye’nin bu fedakâr yaklaşımını şu ifadelerle anlatmıştı:
“Biz henüz 30 yaşında genç ülkeleriz. Bize ait olanı kimseyle paylaşmaya çok istekli değiliz, çünkü ilk kez bizim olana gerçekten de sahip olduğumuzu hissediyoruz... Ancak Türkiye çok farklı, iki büyük imparatorluk bakiyesi bir devlet ve Adriyatik’ten Altay Dağlarına kadar, Sibirya’dan Mısır ve Yemen çöllerine kadar bir sorumluluk bilinciyle hareket ediyor. Bizim diyor, biz diyor, hepimiz diyor! Bu gönül zenginliğini bizler de öğreneceğiz inşallah…”
Bu içten sözler üzerine uzun uzun düşünüyorum.
Fuzuli, Cengiz Dağcı, Cengiz Aytmatov, Bahtiyar Vahapzade, Ali Şir Nevai gibi değişik coğrafyalarda ve değişik zamanlarda yaşayan şair ve yazarlara biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları “bizim şairimiz, bizim yazarımız” nazarıyla yaklaşırız.
“Kültür, sanat, sinema, edebiyat, irfan, düşünce” lokomotif güçtür, halkı birbirine yaklaştıran unsurlar bunlardır. Taşkent pazarında bir genç bana “Abla, Diriliş’teki Osman’a, Burak Özçivit’e selam götür” demişti. Bu, işte sanatın gücüdür. Bu hakikati hiç kimse göz ardı etmesin.
TRT’ye çok büyük görevler düşüyor. TRT, bu kardeş ülkelerle ortak filmler ve diziler çekmelidir. Mesela; İmam-ı Matüridi hazretleri, Ahmet Yesevi, İsmail Bey Gaspıralı, Abay Kunanbay, Cengiz Aytmatov, Osman Batur gibi isimler mutlaka dizi veya film şeklinde çekilmeli ve bütün Türk dünyası izlemelidir. “Ortak Sinema” kısa yoldan tanıtım için en büyük silahtır.
Bu iklim, bu rüzgâr yüz senede bir yakalanır…
Tabii ki bilene!