Ragıp Karadayı

Küçük Ali, ne kadar dikkat etse de günleri eskisi gibi hep hüzünlü geçiyordu.
 
 
Epey zamandır rüya görmemişti Ali... Hem böyle uzununu hem de sahi gibisini. Ondan olsa gerek tesirinde fena kalmıştı. Önüne ilk çıkana anlatmak için sabırsızlanıyordu. Tarifsiz, tatlı bir huzur sarmıştı iç âlemini. Rüyanın tesiriyle şöyle bir uzanıp gördüklerini zihninde tekrarlarken yine daldı gitti.
Kaldığı yerden devam ediyordu rüya. Anacığı beyazlar içinde gülerek ona doğru geliyordu bu sefer. “Ooo bakıyorum keyiflisin Ali’m.” deyince önce ne diyeceğini düşündü, ilk aklına geleni söyledi: “Sanki ben keyifliyim de siz değil misiniz anneciğim?” dedi sarıldı. “Keyfimiz, huzurumuz, saadetimiz siz evlatlarımız. Siz gülünce bizler kahkaha atmak istiyoruz, siz mesut olunca, bizler huzurdan uçuyoruz, sizlere bağlı bizimkiler de…” Ali, anneciğinin bu hâlini pek âlâ biliyordu. “Bugün çok bal yedim” dedi. “Afiyet olsun Ali’m…” Daha ne kadar sürdü tam kestiremiyordu. Kardeşleri de çıkageldi, babacığı da… Bütün aile toplanmıştı ve hepsi de neşeliydi. Yeniden uzandığı yerden başını kaldırdığında anneciği:
-Hadi Ali’m, kahvaltın hazır.
-Peki anneciğim. Çok değişik rüya gördüm anne.
-Hayır olsun evlat.
-“Bugün sabah saatleriydi sanırım gördüğümde, mükemmeldi. Hatta uyandığımın ilk saniyelerinde de hakikatlerle yüzleşemedim” dedi, rüyasını anneciğine anlattı. “Hayırdır evlat” diye başlayan dinleme faslı “müjdeler olsun evlat” diye tamamlandığında evde sevinçten geçilmiyordu…
     ***
Herkes seviniyordu da Ali öyle miydi? Nerede o keyif ve neşe? Öyle yazmak kolay mıydı? “Yaz” demekle olacak şey değildi. İşin sonunda rezil olmak olabileceği gibi, iş güç kuramamak gibi tehlikesi de vardı.
Hem öğretmenini kırmayacak yazacaktı Ali, hem de simit satacak, derslerine çalışıp ilerleyecekti. Temelsiz bir şey olmadığını pek âlâ biliyordu. 
   ***
Rüyalar başka, hakikat başkaydı. Hiçbir şey “şıp” diye hemen olmuyordu. Küçük Ali, ne kadar dikkat etse de günleri eskisi gibi hep hüzünlü geçiyordu. Adını koyamadığı sıkıntılar içinde, büyük bir boşlukta, kuru bir yaprak misali rüzgârla sağa sola savruluyor gibiydi. Erzurum’un en yüksek dağı Palandöken Ejder Tepesi’nden düşerek, Arnavutköy'e kadar yuvarlana yuvarlana gelmiş gibiydi sanki. Bir kendine bakıyor, bir babasının gayretine, annesinin fedakârlığına… Belli etmese de sadece üzülüyor. Ne yapıp edip eylese, bir tarafı noksan, çaresiz, umutsuz ve huzursuzdu hep.
"Bir kocaman davam olmalı. Varınca sevinebileceğim hedefim de… Beni hayata bağlayan bir ulvi maksadım, bütün günümü, ömrümü dolduracak hayırlı bir meşguliyetim olmalı…” diyordu her sabah uyandığında. DEVAMI YARIN