Ragıp Karadayı

Yalnızlık, soğuk, hasta kardeşi, gözü yaşlı anası, ihtiyar kazazede ve elinde para dolu cüzdan… 
 
 
Kız kardeşinin; sadece ondan daha solgun, pembemsi yüzü gözünün önüne dikiliverir gibi oldu. Gür kirpiklerinin aralığından ona göz kırparak bakıyordu ve yüzünde bir ağabeyi için olması lazım gelen engin bir huzur vardı. “Geciktiğim için kusuruma bakma kardeşim” kelimeleri boğazında düğümlendi Ali’nin.
                         ***
Günlerce şehirde koşup yoruldun,
Yokluk acısıyla yandın kavruldun.

Nasıl çile çektin, gündüz ve gece,
Hadi söyle Ali, nedir netice?

Her maceranı yaz deftere tek tek,
Okunsun, dinlensin kıyamete dek.

Doğruluk âlemi gizli kalmasın!
Öyle yaz ki kimse kusur bulmasın!
 
Yalnızlık, soğuk, hasta kardeşi, gözü yaşlı anası, ihtiyar kazazede ve elinde para dolu cüzdan… Düşündükçe kahırlanıyor, sıkıntıdan başı dönüyordu. Çocuk dünyası, aklı, fikri darmadağınıktı. Çaresiz ailesi ile hastane odasına terk ettiği ihtiyar arasında defalarca gitti, geldi. Bu gelgitler onu fena hırpalamış olmalı ki; daha fazla dayanamadı, kesin kararını verdi. Cüzdanı düşmeyecek şekilde iç ceplerinden birine yerleştirdi. Parayı sağlama aldığından emin olduktan sonra, gazeteye sarılı emaneti kucaklayarak yine geldiği yollardan bütün kuvvetiyle koşmaya başladı. Kışa, soğuğa, insanların tuhaf bakışlarına aldırmıyor, koşuyor, koşuyordu…
Nereden kafasına yer etmişse o; sarımsak burunlu, çan gibi pörtlek gözlü, insan aklını çelen, kalbini bozup değiştiren, kurbanlarına hiç ama hiç acımayan cüce, lanetlik, kör şeytanın sinsi tuzağına düşeceğinden korkuyordu ve bir an evvel emaneti yerine ulaştırma derdindeydi Ali...
 
                   ***
Ey Ali her sözün tesirli olsun,
Okuyanın kalbi huzurla dolsun.

Helâli bilmeyen onu anlasın!
Gaflette olanlar, bilip uyansın!

Yaptığımı duyan, hayrette kalsın!
Tefekküre dalsın, payını alsın!
 
Soğuk, fırtına, ıslık çalarak esen rüzgâr ve grinin her tonunu taşıyan şehrin dar sokaklarında koşturan bir küçük çocuk... Kısa zaman içinde o kadar yolu nasıl alacaktı? Üşümesi, yerini çoktan tere bırakmıştı.
“Sen hiç yorulmaz mısın be çocuk?”
“Nasıl koşturuyor?”
“Sanki hiç nefes almıyor!”
Ne söylenen sözlere, ne de ayaklarını esir alan çamura aldırmıyordu...
Sert rüzgâr yüzünü jilet gibi kesiyor, sicim gibi yağmur, dur durak bilmiyordu...
Demek ki; acı ile imtihanı onun erken başlamıştı ve kim bilir ne hikmetleri vardı...
                ***
İhtiyar, sana ne söylesem pek azdır,
Git dert kitabına ismini yazdır!

Böyle hâlin yoktur dünyada eşi,
Dede, yakmış seni, nefsin ateşi.

Yârin, dertlerine deva olmuyor,
Tabibin yaraya neşter vurmuyor!
 
“Ben neredeyim?” diyerek gözlerini açtı ihtiyar. Burnunu dolduran kesif tentürdiyot kokusu genzini yakıyordu. Başını oynatmadan göz hareketiyle bulunduğu yeri tanımaya çalıştı. Belli ki bir hastane odasındaydı...
DEVAMI YARIN